1932-1939 DÖNEMİ TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKASI

1932-1939 DÖNEMİ TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKASI
1932’ye gelindiğinde Türkiye komşularıyla problemlerini büyük ölçüde çözmüştü. Türkiye, sadece kendi sorunlarını çözen değil, bölgesel ve dünya barışına da katkıda bulunan, uluslararası örgütlere üye olan, aktif ve barışçı birdış politika uygulayan bir ülke olmuştu.
Ancak bu dönemde dış politikasını belirleyen yeni faktörlerde gündeme gelmiştir. 1929 Ekonomik Krizi devletler arasında birtakım gruplaşmalara ve gruplar arası ilişkilerin sertleşmesine neden olmuştur.
I. Dünya Savaşı’nın galip devletleri (İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği), yapılan antlaşmalarla sağlanan durumun korunmasına çalışarak “statükocu grub”u oluşturmuşlardı. Buna karşılık I. Dünya Savaşı’nın galip devletlerinden olmasına rağmen umduğunu bulamayan İtalya, Japonya ve savaştan ağır yenilgiyle ayrılan Almanya, kaybettiklerini tekrar alma çabasına girerek “değişikliği savunan grub”u oluşturmuşlardı.
Bu olaylar karşısında Türkiye’nin yerini alma zorunluluğu vardı, millîdış politikasını bu gelişmelere göre düzenlemeliydi. Dünyada yeni bloklaşmaların yaşandığı bu dönemde Türkiye, Millî Mücadele’de ve sonrasında elde ettiği kazanımlar ile uluslararası alanda kazandığı saygınlığı korumaya ve yaşanan bunalımları barışçı yollarla çözmeye yönelik birdış politika izlemiştir.
1. Türkiye’nin Milletler Cemiyetine Girmesi
Milletler Cemiyeti, I. Dünya Savaşı sonrasında uluslararası barışın korunması ve iş birliğinin sağlanması için galip devletler tarafından kurulmuştu (1920). Bir müddet sonra büyük devletlerin çıkarlarını koruyan biryapılanma içine girmişti.
Türkiye, Milletler Cemiyetinin Musul sorunundaki taraflı tutumu yüzünden cemiyete giriş için acele

etmemişti. Ancak 1930’dan sonra Türkiye’nin uluslararası politikada ağırlığını hissettirmesi, barışçı bir politika izlemesi, Batılı devletlerle sorunlarını halletmesi Milletler Cemiyetine üyelik için davet edilmesini sağlamıştır. Cemiyet 6 Temmuz 1932 tarihli genel kurulunda İspanya temsilcisinin teklifi ile Türkiye’yi davete karar verdi. TBMM, 9 Temmuzda daveti kabul etmiş, 18 Temmuz 1932’de alınan genel kurul kararıylaMilletlerCemiyetineüyeolmuştur.
Türkiye Milletler Cemiyetine üyelikle dünya barışına katkıda bulunmayı ve güçlü devletler arasına girerek dış politikada karşılaştığı sorunları çözmek için diplomatik destek sağlamayı hedeflemiştir.
2. Balkan Antantı
1933’ten sonra Avrupa’da barışı tehdit eden huzursuzluklar ortaya çıktı. Devletlerin silahlarını azaltmak amacıyla yapılan konferanslar olumlu sonuç vermeyince silahlanma yarışı başladı. Özellikle İtalya’nın Balkanlar ve Doğu Akdeniz’de, Almanya’nın Doğu Avrupa’da izledikleri yayılma politikaları dünya barışını tehdit edecek noktaya ulaştı.
Türkiye, Balkan Devletleri ile uzun süreden beri kesilmiş olan ilişkileri yeniden canlandırmak için ikili dostluk antlaşmaları yapmıştı. Bunlar: 1923’te Arnavutluk, 1925’te Bulgaristan ve Yugoslavya ile imzalanan barış ve dostluk antlaşmaları idi. 1930’da Türk-Yunan yakınlaşması diğer Balkan Devletleri arasında olumlu etki yaptı. Yapılan görüşmeler sonucu 9 Şubat 1934’te Balkan Antantı Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında imzalandı. Balkan Antantı’yla ilgili devletler sınırlarını karşılıklı olarak garanti ettikleri gibi birbirlerine danışmadan herhangi bir Balkan Devletiyle siyasi antlaşma yapmamayı taahhüt etmişlerdir.
Türkiye, Balkan Antantı’yla II. Dünya Savaşı öncesinde batı sınırlarını güvence altına almıştır. Bu antanta İtalya’nın etkisinde kalanArnavutluk ile Balkanlara yayılmak isteyen Bulgaristan katılmamıştır. II. Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla bu pakt geçerliliğini yitirmiştir.
3. Montreux (Montrö) Boğazlar Sözleşmesi

Lozan Barış Antlaşması’nda tespit edilen Boğazlar statüsünün yabancı gemilerin geçişiyle ilgili hükümleri Misakımillî esaslarına uygun olmakla birlikte, Boğazların her iki yakasında 20 km’lik askerden arındırılmış bölge oluşturulmuştu. Boğazları başkanı Türk olan bir uluslararası komisyon denetlemekteydi. Bu bölgenin güvenliği Milletler Cemiyetinin teminatı altındaydı. Görüldüğü gibi Türkiye’nin Boğazlar üzerinde tam bir hâkimiyeti ve kontrol hakkı yoktu. Ancak 1930’lu yıllarda ortaya çıkan çeşitli olaylar cemiyetin güvencesinin pek etkili olmadığını göstermişti. İtalya, Habeşistan’ı işgal etmiş, Almanya Ren Bölgesi’ni silahlandırmış, Avusturya ise zorunlu askerliği yeniden başlatmıştı. Milletler Cemiyeti bu gelişmeler karşısında bir şey yapamamıştı. 1933’te Türkiye, Boğazların durumu-nun değişen dünya şartları altında yeniden görüşülmesini istedi. Ancak bu istek 1936’ya kadar büyük devletlerce olumlu karşılanmadı. Almanya’da Hitler’in iktidara gelmesi ve dünya dengelerinin değiş-mesi üzerine Türkiye, Nisan 1936’da Lozan BarışAntlaşması’na taraf olan devletlere birer nota gönde¬rerek Boğazlar Sözleşmesi’nin değiştirilmesini istedi. Türkiye’nin Boğazlar üzerindeki tabii hakkını kuvvet yoluyla değil de hukuka başvurarak almak istemesi diğer devletlerce anlayışla karşılandı.
Boğazların durumunu görüşecek olan konferans, İsviçre’nin Montrö şehrinde toplandı. 20 Temmuz 1936’da Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı. Sözleşmeye göre: Boğazlar Komisyonu’nun bütün görev ve yetkileri Türk Devleti’ne bırakıldı. Türkiye, Boğazlar bölgesini silahlandırarak askerî kuvvet bulundurabilecekti. Ticaret gemilerinin geçişi serbest olacaktı. Yabancı savaş gemilerinin geçişine bazı sınırlamalar getirildi. Türkiye savaşa girerse veya savaş tehlikesi ile karşı karşıya kalırsa Boğazları istediği gibi açıp kapayabilecekti.
Sözleşme 20 yıl süreli idi. Ancak taraflardan hiçbiri sözleşmenin feshedilmesi için talepte bulunmadığından günümüzde hâlâ yürürlüktedir. Bu sözleşmeyle Türkiye, diğerdevletleri de yakından ilgilendiren uluslararası bir sözleşmeyi dönemin şartlarından çok iyi yararlanarak lehine değiştirmiş, Boğazlar üzerinde hâkimiyetini yeniden kurmuştur. Aynı zamanda güvenliği açısından önemli bir sorunu barışçı yollarla çözüme kavuşturmuştur.
4. Sadabat Paktı
Türkiye Balkan Antantı’nın imzalanmasıyla batıdan gelebilecek tehlikelere karşı batı sınırını güvence altına almıştı. İtalya’nın Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’ya yönelme politikası yanında Habeşistan’a saldırması doğu sınırlarının da güvence altına alınmasını gerekli kıldı. İtalya’nın politikaları Türkiye gibi Orta Doğu ülkelerini de endişelendirdi.
Orta Doğu’nun güvenliğini sağlama çalışmaları 1935’te Türkiye, İran ve Irak’ın girişimleriyle Cenevre’de başladı. Afganistan’ın da katılımıyla Türkiye, İran ve Irak arasında Tahran’da 8 Temmuz 1937’de Sadabat Paktı imzalandı. Karşılıklı saygı esasına dayanan pakta göre: Pakta katılan devletler birbirinin iç işlerine karışmayacaklar, sınır ihlallerinde bulunmayacaklar, birbirlerine saldırmayacaklar, ortak çıkarları ilgilendiren konularda birbirlerine danışacaklar ve Milletler Cemiyetinin kararlarına uyacaklardı.
Sadabat Paktı ile Orta Doğu’da bir barış ortamı oluşturulurken Türkiye de doğu sınırlarını güvence altına almıştır. Beş yıl süreli olan Sadabat Paktı, II. Dünya Savaşı’ndan sonra önemini kaybetmiş, 1980’de İran – Irak Savaşı’nın başlamasıyla tamamen geçerliliğini yitirmiştir.
5. Hatay Sorunu ve Hatay’ın Anavatana Katılması
Mondros Ateşkesi’nden sonra İskenderun Sancağı (Hatay) Fransızlar tarafından işgal edilmişti. Türkiye ile Fransa arasında 20 Ekim 1921’de yapılan Ankara Antlaşması’yla Hatay, Fransa yönetiminde Suriye sınırları içinde kalmıştı. Ancak burası özel bir yönetime sahip olacak, Türk parası resmî para olarak kullanılacaktı. Türklere millî kültürün korunmasında her türlü kolaylık sağlanacaktı. Bu doğrultuda 1922’de Hatay’da bölgesel idare kuruldu.
15 Mart 1923’te Adana’da yaptığı konuşmada “Kırk asırlık Türk yurdu, düşman elinde esir kalamaz!” diyen Mustafa Kemal, Hatay’ın Türkiye için önemli bir millî mesele olduğunu belirtmişti.
II. Dünya Savaşı’nın çıkma ihtimali üzerine Fransa 1936’da Suriye ve Lübnan’a bağımsızlık verdi. Bu arada Hatay’ı Suriye’ye bıraktı. Bu olay üzerine Mustafa Kemal Atatürk, Meclis’te yaptığı konuşmada şunları söylemiştir: “Bu sırada, milletimizi gece gündüz meşgul eden başlıca büyük bir sorun, hakiki sahibi öz Türk olan İskenderun, Antakya ve havalisinin mukadderatıdır. Bunun üzerinde ciddiyet ve katiyetle durmaya mecburuz. Daima kendisi ile dostluğa çok önem verdiğimiz Fransa ile aramızda tek ve büyük sorun budur. Bu işin doğrusunu bilenler ve hakkı sevenler, alakamızın şiddetini ve samimiyetini iyi anlarlar ve doğal görürler.”
Hatay’ın Suriye’ye verilmesini kabul etmeyen Türkiye, 9 Ekim 1936’da Fransa’ya verdiği bir notayla Suriye ve Lübnan’a yapıldığı gibi İskenderun Sancağı’na da bağımsızlık verilmesini talep etti. Fransa’nın olumsuz cevabı üzerine sorun Milletler Cemiyetine havale edildi. Milletler Cemiyeti ise aldığı kararla, İskenderun’un iç işlerinde bağımsız, dış işlerinde Suriye’ye bağlı olmasını kabul etti. İskenderun Sancağı’nın toprak bütünlüğü, Türkiye ve Fransa’nın garantisi altında olacaktı. 1937’de Türkiye ile Fransa arasında Hatay’ın yeni statüsünü belirleyen antlaşma imzalandı.Ancak bu antlaşma da uyuşmazlığı sona erdiremedi.

Almanya’nın Avusturya’yı ilhakından sonra, Avrupa’da güçler dengesi bozuldu. Avrupa’daki bu gelişmeler Türkiye ile ilişkileri geliştirmek isteyen Fransa’nın, Hatay konusundaki tutumunu yumuşatmasına neden oldu. Fransa çeşitli sebeplerle geciktirdiği Hatay seçimlerine izin verdi. Yapılan seçimler sonrasında kurulan Hatay Meclisi, bağımsızlık ilan ederek Hatay Cumhuriyeti’ni kurdu (2 Eylül 1938). Bu durumu Fransa kabul etti. Hatay Cumhuriyeti ile Türkiye arasında yakın ilişkiler geliştirildi.
Bağımsızlıkla yetinmeyen Hataylılar Türkiye’ye katılmak istiyorlardı. Avrupa’daki gergin durum Fransa’nın bu isteği kabul etmesini sağladı. 23 Haziran 1939’da Fransa ile Türkiye arasındaki bir antlaşmayla Hatay’ın Türkiye’ye katılması kabul edildi. Hatay Meclisinin aldığı kararla Hatay 30 Haziran 1939’daTürkiye’ye katıldı.
Hatay’ın bağımsızlığı ve Türkiye’ye katılması için büyük çaba sarf eden Atatürk, hayatının son aylarında sağlığını bile hiçe sayarak tüm çabasını bu sorunun çözümüne ayırmıştır. Bu doğrultuda hasta yatağından kalkıp 20 Mayıs 1938’de Mersin’e giderek Hatay’la ilgili çalışmalar hakkında bilgi almış, Hatay sorunu çözülene kadar Mersin’de kalacağını belirtmiştir. 24 Mayıs 1938’de Adana’ya geçerek askerî birliklerin geçit törenini izleyip yabancı elçiliklere Hatay konusundaki kararlığını göstererek mesaj vermek istemiştir. Ancak rahatsızlığının artmasıyla Ankara’ya dönmüştür. Onun bu çabaları sayesinde Hatay sorunu Misakımillî kararları doğrultusunda Türkiye’nin lehine çözümlenirken bugünkü Türkiye-Suriye sınırı da kesin olarak çizilmiştir.

1932-1939

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir