Atatürkçü Düşünce Sisteminde Halkçılık

Atatürkçü Düşünce Sisteminde Halkçılık

Atatürk’ün halkçılık anlayışı siyasi, ekonomik ve toplumsal uygulamalarda halkın yararının ön planda tutulmasını öngörür. Görüldüğü gibi gibi halkçılık ilkesinin özünde halk vardır. Atatürk Türk halkını ırken, dinen, kültür bakımından birbirlerine karşı saygılı, özveri duygularıyla dolu, geleceği ve çıkarları ortakolan birtoplum olarak nitelendirmiştir.
Halkçılık ilkesinin birbirini tamamlayan üçönemli özelliği vardır. Birincisi, halkyönetimi yani siyasal demokrasidir. İkincisi, kanun önünde herkesin eşit olması, hiçbir kişi veya zümreye ayrıcalık tanınma-masıdır. Üçüncüsü ise sınıf mücadelesinin reddi ve toplumun dayanışma içinde gelişmesidir.
Halkçılık ilkesinde demokrasi ile kastedilen, kişi hak ve hürriyetleri ile halk egemenliğine dayalı bir yönetimin gerçekleştirilmesidir. Millî Mücadele sırasında kullanılan halk hükûmeti sözü ve 1921 Anayasası’nın “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” maddesi ile halk egemenliği açık bir şekilde ifade edilmiştir. Atatürk’e göre; özgürlüğün, eşitliğin ve adaletin dayanak noktası, ulusal egemenliktir. Bu yüzden onun halkçılık anlayışının tam olarak gerçekleşebilmesi için egemenliğin tamamen halka ait olması gerekir. Sınıf egemenliğine dayanan ve halk cumhuriyeti olarak adlandırılan bazı yönetimlerde egemenlik belli bir sınıfa verilir. Bu tarzdaki yönetimlerde çok partili sistem yasaklanırken bir muhalefetin varlığından da söz edilemez. Bugünkü demokratik sistemlerin temelini de oluşturan egemenliğin, bütün halk tarafından eşit olarak kullanıldığı halkçılık anlayışı ise cumhuriyetin başlangıcından itibaren sağlanmaya çalışılmıştır. Atatürk döneminde çok partili siyasi yaşama geçilmeye çalışılmıştır. Bu noktada halkçılık ilkesi cumhuriyetçilik ilkesi ile bir bütün oluşturur.

Atatürk bugün çağdaş demokraside özel bir önem taşıyan kişisel hürriyetin gelişmesine büyük önem vermiştir. Ona göre, fertler yetenekleri doğrultusunda istediği alanda faaliyet gösterebilmelidir. Ancak kişi bu hakkını kullanırken başkalarının haklarını ihlal etmemeli ve milletin ortak menfaatlerini ve devletin mevcudiyetini göz önünde bulundurmalıdır. Toplumdaki tüm kurum ve kuruluşlar kişi hak ve hürriyetlerine saygı göstermelidir. Devlet de kişisel hürriyeti temin eden bir teşkilat olmakla beraber bütün özel faaliyetleri, genel ve millîamaçlar etrafında birleştirmelidir.

Halkçılık ilkesinin bir diğer unsuru da hiçbir aileye, sınıfa, zümreye veya kişiye ayrıcalık tanımayarak sınıfsız ve eşit bir toplum yapısı oluşturmaktır. Bu sebeple Türk inkılabının halkçılık anlayışı vatan ve milleti bölünmez bir bütün kabul etmiştir. Bu ilkeyle birlikte öncelikle bireylerin kanun önünde eşitlik getirilerek yetenekleri ve çalışmaları ölçüsünde her göreve gelebilme imkânı sağlanmıştır. Halkçılık, toplumu oluşturan bireylerin devlete olan güven duygularını artırıcı ve ulusal birliği pekiştirici bir ilke olmuştur. Buna karşılık halktan çalışma sorumluluğunu üstlenmesi beklenmiştir. Atatürk bu konuda şöyle demiştir: “Kurtulmak, yaşamak için çalışan ve çalışmaya mecbur olan bir halkız! Bundan dolayı her birimizin hakkı vardır. Yetkisi vardır. Fakat çalışmak sayesinde bir hakkı kazanırız. Yoksa arka üstü yatmak ve hayatını çalışmaktan uzak geçirmek isteyen insanların bizim toplumumuz içerisinde yeri yoktur, hakkı yoktur!”1
Halkçılık ilkesi ile demokrasinin korunması ve sürdürülmesi sağlanmış olur. Atatürk bu konuda “İşe köyden, mahalleden ve mahalle halkından başlıyoruz. Halk düşünür olmadıkça, hangi haklara sahip olduğunu anlamadıkça kitleler istenen yöne, herkes tarafından iyi veya kötü yönlere yöneltilebilirler. Kendini kurtarabilmek için her kişinin geleceği ile bizzat ilgilenmesi gerekir. Aşağıdan yukarıya, temelden çatıya doğru yükselen böyle bir kurum elbette sağlam olur.” 2 demiştir.
Halkçılık anlayışına göre ulusu oluşturan bireylere seçme ve seçilebilme hakları verilerek siyasal bakımdan eşitlik getirilmiştir. Yine bu ilkeyle birlikte sosyal adalete, sosyal güvenliğe ve adaletli gelir dağılımına önem verilmiştir. Ülkede herkesin refaha ulaşması sağlanmaya çalışılmıştır. Bu yüzden halkçılık her şeyden önce halkın tüm imkânlarıyla ekonomiye katılmasını, ülke ekonomisinden de hakkı olan payı alabilmesini amaçlamıştır. Buna karşılık ekonomide dengeli bir düzen oluşturmak ve kararlı bir gelişme sağlamak için halk ve devletin iş birliği içinde olması gerekir. Bu iş birliği sağlanıp kamuda adaletli bir gelir dağılımının oluşması istenmiştir. Böylece sınıf mücadelesi de kendiliğinden ortadan kalkmış olacaktır. Bu düşüncelerle halkçılık, 1930 yılı başlarından itibaren ise devletçilik ilkesi iledesteklenereksiyasal anlamının yanı sıra ekonomik biranlama da kavuşmuştur.
Halkçılığın bir diğer unsuru ise sınıf mücadelesinin reddedilmesidir. Atatürk bu konuda “Bizim halkımız çıkarları birbirinden farklı sınıf hâlinde değil; aksine varlıkları ve çalışmalarının sonuçları birbirine lazım olan sınıflardan ibarettir. Bu dakikada dinleyenlerim çiftçilerdir, sanatkârlardır, tüccarlardır ve işçilerdir. Bunların hangisi bir diğerine karşı olabilir? Çiftçinin sanatkâra, sanatkârın çiftçiye ve çiftçinin tüccara ve bunların hepsine, birbirine ve işçiye muhtaç olduğunu kim inkâr edebilir? Bugün mevcut fabrikalarımızda ve daha çok olmasını dilediğimiz fabrikalarımızda kendi işçimiz çalışmalıdır. Refah içinde ve memnun olarak çalışmalıdırlar ve bütün bu saydığımız sınıflar, aynı zamanda zengin olmalıdır ve hayatın gerçek tadabilmelidir ki çalışmak için kudret ve kuvvet bulabilsin.” 1 demiştir. Böylelikle Türk toplumunun, menfaatleri birbiriyle çatışan sınıflardan değil, birbirine ihtiyaç duyan ve aralarında uyum bulunan çeşitli çalışma gruplarından oluştuğunu belirtmiştir.
Sınıf mücadelesinin önlenmesi, devletin sosyal adalet ve sosyal güvenliği gerçek-leştirip, adaletli bir gelir dağılımı sağlayarak, bütün zümrenin menfaatlerini dengeli ve uyumlu bir şekilde gözetmesine bağlıdır. Atatürk de “Millî servetin dağıtımında daha mükemmel bir adalet ve emek sarf edenlerin daha yüksek refaha ulaşması millî birliğin muhafazası için şarttır.” 2 diyerek toplumsal barış ve düzen için adaletli gelir dağılımının şart olduğuna dikkat çekmiştir. Millî gelirin dengeli ve uyumlu olarak dağıtımında da devleti görevlendirmiştir.

Devlet bunun için gerekli önlemleri almak ve yasalar çıkarmak durumundadır.Halkçılık uygulamalarında esas olan halkın maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamaktır. Bunun gerçekleştirilebilmesi ve devlet – halk ilişkilerinin düzenlenebilmesi için halktan gelen şikâyet ve dilekçeler önem taşımaktadır. Atatürk bu konuda şöyle demiştir: “Şikâyetler, devlet teşkilatımızda daima esaslı bir yankı uyandırmalıdır. Hükümete gelen her başvuru ve şikâyet, sıradan memurların değil, bizzat bakanın imzalayacağı gerekçelere dayanan bir cevapla karşılanmalıdır.” 3 Yapılan icraatların toplumdaki yankıları, yönetim üzerinde bir otokontrol oluşturur. Halktan gelen şikâyetler hükûmetin icraatının genel olarak başarılı olup olmadığını gösterir. Bu, devlet idaresinde halkçılığın bir gereğidir.

ataturkcu-dusunce-sisteminde-halkcilik ataturkcu-dusunce-sisteminde-halkcilik1 ataturkcu-dusunce-sisteminde-halkcilik2

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir