Atatürkçü Düşünce Sisteminde Laiklik

Atatürkçü Düşünce Sisteminde Laiklik
Türkiye’ye laiklik kelimesi ilk kez meşrutiyet döneminde girmiştir. İslamiyet’te bir ruhban sınıfı olmadığı için bu kavram “ladini” şekliyle kullanılmıştır. Ancak laik kelimesinin günümüzdeki anlamıyla hayatımıza girişi Gülhane Hattı Hümayunu’nda din ve mezhep hürriyetinden bahsedilmesiyle olmuştur. Kanunuesasi’nin 11. maddesi ile laikliğe doğru biryöneliş anayasa teminatı altına alınmıştır. 1909’da Kanunuesasi’de meydana gelen değişikliklerde Yeni Türk Devleti’nin 1921 ve 1924 Anayasalarında da mevcut durum devam ettirilmiştir. 1928’de yapılan anayasa değişikliği ile “Devletin dini İslam’dır.”

Atatürk ilkelerinin ve cumhuriyetin en önemli yapı taşlarından biri olan laiklik, çağdaş olma, toplum ve devlet yaşamının akla ve bilime dayandırılmasıdır. Bu ilkenin yeni kurulan devlette hayata geçirilebilmesi eğitimde, siyasette, devlet ve toplum yönetiminde ve örgütlenmelerde laikliğin yer almasıyla sağlanabilecektir. Bu sebeple laiklik ilkesinin devlet ve toplum içinde yerleştirilmesi aşamalı olarak gerçekleştirilmiştir. Bu doğrultuda bazı inkılaplar laik birtoplum oluşturmak amacıyla yapılmıştır. Laikliğin toplum tarafından benimsenmesiyle de diğer inkılaplaryürürlüğe girmiştir.
Atatürk’ün laiklik anlayışı çağdaş uygarlığın gereklerini esas almakla birlikte kendine has özellikler taşımaktadır.
Atatürk “Vicdan hürriyeti, ferdin mutlak korunması gereken tabii haklarının en mühimlerinden sayılmalıdır. Her fert; istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine has siyasi bir fikre sahip olmak, mensup olduğu bir dinin icaplarını yapmak ve yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hâkim olunamaz.” 1 diyerek laiklik anlayışının, demokrasi ve insan haklarının en önemli unsurlarından biri olan din ve vicdan hürriyetine dayandığını belirtmiştir. Türkiye’de anayasanın 24. maddesinde belirtildiği gibi “Herkes vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine ve 14. madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî ayin ve törenler yapmakta serbesttir.” Buna göre kişiler, özgürce dinlerini seçebilme ve bu dinin gereklerini diledikleri ölçüde yerine getirme veya getirmeme hürriyetine sahiptirler. Aynı zamanda bu anlayışta kişi isterse hiçbir dine inanmama konusunda da özgürdür. Bununla birlikte Atatürk, yaptığı konuşmalarında dinin toplum hayatında önemli bir yere sahip olduğunu belirterek İslamiyet’in laiklikle çelişmediğini şu sözüyle belirtmiştir: “Bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir ve ancak bundan dolayı ki son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uymaktadır.”2
Laikliğin bir diğer unsuru ise devletin resmî dininin olmamasıdır. Atatürk’ün “Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye muhalif değiliz.” 3 sözünden de anlaşılacağı gibi dini bir vicdan meselesi olarak görmüştür. Ayrıca devletin belli bir dine üstünlük tanıyarak onun kurallarını bütün vatandaşlara benimsetmeye çalışması bu ilkeyle engellenmiştir.
Atatürk “İnsanlıkta, din hakkındaki bilgi ve anlayış, her türlü hurafelerden sıyrılarak gerçek bilim ve fen ışıklarıyla arınmış ve mükemmel oluncaya kadar, din oyunu aktörlerine, her yerde tesadüf olunacaktır.”4 diyerek dinin siyasete alet edilmesine karşı olmuş ve bu nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devlet teşkilatı içinde anayasal bir kurum olarak yer almasını uygun görmüştür. Dinî taassubun bilgisizlikten kaynaklandığını düşünmüş ve dinî eğitime önem verilmesi gerektiğini şu sözleriyle belirtmiştir: “Bizde ruhbanlık yoktur. Hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, din işlerini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır, orası da mekteptir.” 5 Dinî taassubun ortadan kaldırılmasıyla da dinin istismar edilmesinin önüne geçileceğini düşünmüştür.

Devletin her dinin mensuplarına hiçbir ayrım gözetmeden kanun önünde eşitlik sağlaması laikliğin gereklerindendir. Laiklik ilkesinin bu özelliği, anayasamızın 10’uncu maddesinde “Herkes din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” şekliyle ifade edilmiştir.
Laikliğin birdiğeresası da toplumun ihtiyaçları gözönünde bulundurularak devletin, akla, bilime ve gerçeklere göre yönetilmesidir. Bu anlayış doğrultusunda eğitimin de laik, akılcı ve çağdaş esaslara göre düzenlenmesi bu ilkenin gereğidir.

ataturkcu-dusunce-sisteminde-laiklik

laiklik-ilkesine-gore-egitim-sistemi

laiklik-ilkesi-ve-kadinlar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir