TÜRKLERDE BAĞIMSIZLIK EGEMENLİK ve OTORİTE

TÜRKLERDE BAĞIMSIZLIK EGEMENLİK ve OTORİTE

Devlet hayatında bağımsızlığın gerçekleştirilmesi, sâdece yönetici kadroların bu yolda çalışmasıyla değil, halkın da aynı şuur içinde olması ile mümkündür. Yani istiklâl düşüncesi bütün toplumda daima ortak bir arzu olarak var olmalıdır. Türk devletinde ve cemiyetinde umûmîyetle böyle bir ortak şuur hep olmuştur. Zira Türklerin her gittikleri yerde beylik, hanlık gibi hür ve müstakil siyasi teşekküller kurmak için çaba sarf etmeleri ve çoğu kez bunda başarılı olmaları, bağımsızlık konusundaki ısrarlı ve kararlı tutumlarını göstermektedir. İstiklal düşüncesinin temeli Türk kültüründe yatmaktadır. Bozkırlı Türk insanı istediği zaman yer değiştirme imkânına sahiptir. Bu imkân onun, karnını doyurabilmek için ne olursa olsun toprağını terk etmemek, onu koruyup hep orada kalmak zorunda olan yerleşik hayat insanından çok farklı bir yapıya sahip olmasına neden olmuştur. Ağır dış baskılar, hatta esaret gibi zor ve şiddetli zamanlarda yerleşik insan, çoğu kez bu zorluklara boyun eğmek zorunda kalmıştır. Ama bozkır insanı geçim kaynağı olan hayvanlarını sürerek hür iklimlere doğru göç edebilmişlerdir. Böylece bozkır insanı, hürriyetini kaybetmek suretiyle, insanlık onurundan fedakarlık etmek zorunda kalmamıştır. Çünkü bağımsızlığın kaybedilmesi, onur zedeleyici bir durumdur.
Devlet kavramı, millet, ülke, egemenlik, örgütlenme öğelerini bünyesinde barındırmaktadır. İktidara sahip olmak egemenliğe (devlet kudretine) sahip olmakla mümkündür. Egemenliğe sahip olan güç diğer öğelere de sahip demektir. Çünkü egemenlik, emredici maddi kuvvet demektir.
Eski Türklerde hükümranlık il’e aittir. Küçük illerde bütün il, bir millet meclisi durumunda idi. Halkın kaderini bu meclis yönetirdi. Büyük illerde boy beylerinden kurulu şölen adlı kurum, il’e ait işlere karar verirdi. Hakanlıklarda ise, millet meclisi görevini kurultay yerine getirirdi. Bu meclislerin çalışmalarına kenkeş denirdi. “İl mi yaman bey mi yaman” atasözü de hâkimiyetin hakanda olmayıp il’de olduğunu gösterir. Çünkü hakanı seçen ve tahttan indiren de yine kurultaydır. Savaş ve barış ilanı gibi önemli işler kurultayın kararı ile olurdu.
Emretme yetkisi, hükmedebilme ve idari kuvvet anlamlarına da gelen hâkimiyet, kaynağı bakımından üçe ayrılır. Bunlar; gelenekçi, kanuni ve karizmatik hâkimiyettir. Gelenekçi hâkimiyet eskiden beri süre gelen ve değişmeyeceğine inanılan düzenin meşruiyetini benimsemeye dayanır. Kanuni hâkimiyet ise; hâkimiyetin esasının kanunlarla belirlendiği, hükmedenlerin objektif kurallara göre görev yaptığı hâkimiyet türüdür. Üçüncü tip hâkimiyet de karizmatik hâkimiyettir. Bu tipte hâkimiyetin kaynağı tanrıdır. Hükmetme yetkisi tanrı tarafından verilmiştir. Esas olan, tanrının verdiği ve yöneticiyi diğer kimselerden ayıran özellikler (karizma) dır. İşte Türklerdeki yönetim anlayışı bu türdendir. Türk hâkimiyetinin kaynağı tanrıdır. Tanrı hakanları göreve getirmiş, hakan tanrı istediği için, kendisine “kut” (devlet, iktidar, iyilik, talih) verdiği için yönetim hakkına sahiptir. Türk hakanı âdeta göğün yer yüzündeki temsilcisidir.
Laszlo ve Radroff’a göre göçebe Türklerde, büyük ve küçük oymak yöneticilerinden hiçbiri seçme yoluyla iktidara gelmemiş ve hakanlık hiçbir zaman seçim yoluyla kazanılmamıştır. Devlet yönetme yetkisi bütün aile mensuplarına verilmiştir ve bu durum göçebe inanç ve düşünüş biçiminde hakanlık yetkisinin göğe ait olması ve tanrısallığı anlayışı ile ilgilidir. İşte bu nedenledir ki, eski Türk geleneklerinde kağan ailesinin ya da hanedanının kutsallığı açık olarak görülmektedir. Öyle ki hükümdar ailesine ya da hanedana mensup olanların kanının akıtılmasının yasağı Türkler Müslüman olduktan sonra da devam etmiş hatta Osmanlı hanedanı için de geçerliliğini korumuştur. Hükümdar ailesine mensup bir kişinin öldürülmesi gerektiğinde kanlarının akmaması için (çünkü o kan kutsal sayılıyordu) kendi oklarının kirişi ile boğulurlardı.
Dikkat edilecek olursa görülür ki , her toplulukta bir otorite vardır. En basit bir insan topluluğu olan ailede dahi, babanın ev halkı ve çocuklar üzerinde otoritesi mevcuttur. Devlet, cemiyeti oluşturan birimler görünümündeki mesleki toplulukların ortak bir gayenin gerçekleşmesi konusunda teşkilâtlanmasından, tek ve sabit bir yönetim sistemine tabi olmasından meydana gelir .Şüphesiz böyle bir hadisenin meydana gelebilmesi için hakim bir iktidarın varlığına ihtiyaç vardır .Bu hakim iktidara devlet kudreti veya devlet iktidarı denir. Hâkimiyetin kaynağı konusunda yapılan diğer bir sınıflandırma da; hâkimiyeti dini bir esasa dayandıran teokratik görüş ve halka (siyasi topluma) dayandıran demokratik görüş şeklindedir.
Hürriyet ve bağımsızlık Türk milleti için her dönemde temel hayat şartı olmuştur. Faaliyetlerini, kendi inanç ve düşünceleri doğrultusunda gerçekleştirmek, başka toplumlara bağlı olmamak, şartlar ve imkânlar ne olursa olsun bu uğurda mücadele etmek Türk milletinin asla vazgeçmediği hayat yolu olmuştur.
Türk yönetim sisteminde hâkimiyetin kaynağı konusunda beslenen; ilahi görüş başka milletlerde de görülmüştür. Fakat, Türk yönetim sistemini diğerlerinden ayıran en önemli özelliği; yönetimin ilahi kaynaklı, ama dinî olmamasıdır. Diğer toplumlarda devlet başkanı, aynı zamanda tanrının bir elçisi ve dinin temsilcisidir. Devlet başkanının bu dini özelliği, doğal olarak onun hata yapmayacağı, mükemmel olduğu fikrini doğurmuştur. Türklerde ise ilahilik sadece görevle ilgilidir. Türkler Müslüman olduktan sonra hâkimiyet konusundaki inanç da İslâmî bir şekil alarak devam etmiştir. Yönetim Allah’ın nasîbi ve görevlendirmesidir. Karahanlı ve Gazneliler’de bâriz olarak yaşayan bu inanç Yusuf Has Hâcip’in ünlü eserinde de geçmektedir. Hâcip hakana seslenerek, yönetime kendi gayretiyle gelmediğini, Tanrı tarafından kendisine bu görevin bir lütuf olarak verildiğini söyler.
Eske Türklerde hakanlar hâkimiyeti töre çerçevesinde kullanmak zorundadır. Hakan töreye uymazsa tanrı kut’unu geri alacaktır. Bu nedenle meşruluğun ölçüsü de töredir. Bu şekilde kalıplaşmış olan bu inanç yüzyıllarca Türklerin hayat tazını belirleyen ölçü olmuştur. Selçuklular ve Osmanlılarda da, hükümdârın kendi insiyatifi ile değil, belli başlı kurallara (töre, fıkıh, kurul kararları, fetvalar, vb) hükmetmesi zorunludur. Ayrıca hükümdarın bizzat kurallara uyması, halkın güvenini kazanabilmesi için çok önemli bir ölçüdür.
Türklerin çok sıkı bir şekilde bağlandığı istiklal kavramı bozkır hayatının temelidir. Bu temel fikir bazı eserlerde de dile getirilmiştir. Asya Hunlarında, Hun devlet meclisinde, “İstiklale karşı hayranlık duymak ve tabiiyeti yüz kızartıcı saymak bizim geleneğimizdir. Atalarımızdan toprakla birlikte devraldığımız devletimizi (istiklalimizi), Çin ile uzlaşmak pahasına feda edemeyiz. Mücadele edecek savaşçılarımız varken devletimizi korumalıyız” şeklinde yapılan konuşma Çin yıllıklarına da konu olmuştur.
Eski Türkçe’de belli bir boyun ya da bir topluluğun istiklali, “oksızlık” kavramıyla anlatılmıştır. Orhun Abidelerinde de bağımsız devlet “kağanlık” olarak belirtilmiştir. Fetret devri sırasında halkın yakınmaları da bunu doğrulamaktadır. “İli olan bir budun idim, şimdi ilim nerede? Kağanlık bodun idim hani kağanım?” İstiklalden mahrum kalınca, bey olmaya layık oğlun kul, hatun olmaya layık kızın cariye olmasından yakınan Bilge Kağan ise, Türk devletinin ve istiklalinin devamına olan inancını şöyle ifade etmiştir. “Yukarıda gök çökmedikçe, aşağıda yer delinmedikçe Türk budununun İl’ini, töresini kim bozabilir ?”

kadıköy escort kartal escort ümraniye escort escort ankara ankara rus escort ataköy escort beylikdüzü escort bayan izmit escort avcılar escort bayan ankara escort bayan

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir