TÜRKLERDE DEVLET ANLAYIŞI

TÜRKLERDE DEVLET ANLAYIŞI

Türklerde devlet anlayışına geçmeden önce devlet anlayışının ve yönetim felsefesinin oluşmasını sağlayan temel kaynaklara bakmak gerekir. Mitolojiler, destanlar, atasözleri, dilden dile aktarılan millî hatıralardan başka, Türk devlet felsefesinin kronolojik kaynakları, kitâbelerdir. Gök-Türk ve Uygur kitabeleri, Türk devletinin mahiyetine, Türk milleti için ne ifade ettiğine, ancak töre ile varolunacağına, iktidarın kaynağının ve özelliklerinin ne olduğuna, hakanın millet ve devlet için ne anlam taşıdığına, yönetici kadroların hangi meziyetlere sahip olması ve nasıl hareket etmeleri gerektiğine dair bilgiler vermektedir. İnsan hayatının her safhasında görülen yenilik ve bütünleşmeler Türk milleti için de geçerlidir. Bazı yenilikler çerçevesinde bir takım kurallar da kendini yeniler. Türk milleti müslüman olduktan sonra devlet de İslâmî bir hüviyet kazanmış, Kur’an ve Hadis onun iki temel kaynağı haline gelmiştir. Bunların yanında diğer dini kitaplar, siyasetnameler, nasihatnameler, lâyihalar, vecize kitapları, menkıbe eserler, tasavvufla ilgili eserler, ferman ve fetvalar da Türk yönetim anlayışı ile ilgili kaynaklardır.
Türkler ilk çağlardan itibaren Orta Asya’dan başlayarak Hindistan’a, Ön Asya’ya, Orta Avrupa’ya ve Balkanlara büyük çapta göçler yapmışlardır. Asya bozkırlarında at üstünde ilden ile gezip hayvanlarına otlak arayan bozkır insanı, tarihin çeşitli dönemlerinde muhtelif siyasi örgütler kurmuştur. Müslüman olmadan önce ve Müslüman olduktan sonra batıya ve güneye doğru ilerleyen Türklerin çeşitli boyları devlet şeklinde örgütlenip, siyasi ve idari sistemler oluşturmuş ve çeşitli devletler kurmuşlardır. Bu devletlerden en büyük ve en önemlileri Hunlar, Gök-Türkler, Selçuklular ve Osmanlılardır.
Orhun Abidelerinde “il” kelimesi devlet anlamında kullanılmış olup, Kaşgarlı Mahmut’un lügatında da “il” sulh ve barış anlamında kullanılmıştır. İl kelimesinin bu iki değişik anlamı eski Türklerde devlet ile barış arasında kurulmuş olan sıkı bağı göstermektedir. Devlet kelimesi Latince’de, durmak, yerleşmek, ikamet etmek anlamlarında kullanılmıştır. Arapça da ise devlet, hareket ettirmek, döndürmek anlamlarına gelmektedir. Buradan, Latin kökenli insanların devlete statik (durgun) bir anlam, Müslüman kökenli olanların ise dinamik (hareketli) bir değer atfettiklerini görmekteyiz. Devlet tâbiri eski Türklerde genellikle “tutmak” fiiliyle söylenirdi. “İl tutmuş”, günümüzün Türkçesi ile devlet idare etmiş anlamıyla karşımıza çıkmaktadır.
Türklerde devlet kavramı, Türk tarihi ile beraber ortaya çıkmıştır. Gök-Türk’ler milleti, devletin kurucusu olarak kabul etmişlerdir. Bu sebeple milletin içinden çıkan devlet başkanı milleti korumakla, halkın hayatını düzenlemekle yükümlüdür. Yani Türkler, “hizmet devleti” anlayışına sahiptiler.
İslâmiyet öncesi Türklerde siyasal hayat, devlet-millet işbirliğine dayanmaktaydı. Toplumların geleceğinde bu tür işbirliğinin önemli yeri olduğundan, bu gerçeğe uyan milletler güçlü devletler kurabilmişlerdir. Devlet millet işbirliğinin kurulmasında aile yapısının, örf ve âdetlerin çok önemli yeri vardır. Türklerde büyüğe saygı küçüğe sevgi şeklinde beliren bu anlayış siyasal hayata yansıyarak önemli bir yönetim ilkesi haline gelmiştir. Bu özelliklerinden dolayı milletin devlete isyan etmesi, devlet adamlarının da millete ihanet etmesi Türk milletince hiçbir dönemde kabul görmeyen bir durum olarak karşımıza çıkmıştır.
Eski Türkler bozkır coğrafyasında at ve demir üzerine kurulu, kendilerine has bir kültür ortaya koymuşlardır. Fakat bu, demirin ve atın mevcut olduğu her yerde böyle bir kültürün doğup gelişeceği anlamına gelmemektedir. Çünkü bir kültürün meydana gelebilmesi için yalnız maddi faktörler yeterli değildir. İnsan unsuru da bu konuda etkilidir. Aynı şartlar içinde yaşayan çeşitli toplulukların kültürlerinde görülen farklar, insan gruplarının sosyal anlayış ve psikolojilerindeki ayrılıktan kaynaklanır. Buna göre, bozkır kültürünü yaratan Türklerin de kendilerine ait bir düşünce sistemi ve ahlak anlayışına sahip olmaları gerekir. At üstünde insanın kendini başkalarından daha üstün hissetmesi ve atın sürati sebebi ile kısa zamanda istenilen yere ulaşma imkânının tatmini, bozkırlı Türk insanını üstünlük anlayışına itmiştir. Bozkırlı Türkler tarihte bu hususları gerçekleştiren ilk topluluk olarak bilinirler. Birincisi, yani üstünlük duygusu üniversal devlet anlayışının desteği ile eski Türk’te beylik gururunu oluşturuyordu. İkincisi de geniş ufuklara hükmetme arzusunu kamçılıyordu. Bu arzuyu fiiliyata dökmek için gerekli araç ise hazırdı: Demir. Ayrıca, Türklerin sahip oldukları, hayatlarının büyük bir kısmını ayırdıkları hayvan sürüleri de bu konuda önemli bir etken olmuştur.
Meşru devlet idaresine bağlılıkları ile uzun ve çok meşakkatli göçlerde bile bozulmayan töre (kanun) disiplinine saygılarından anlaşılacağı üzere Türkler, “nizamcı” bir millettirler. Bu nizamcılık, bilhassa onlu sisteme dayalı askeri teşkilât, bir takım sosyal müesseseler ve temel siyasal sistemde kendisini gösterir. Türk düşüncesinde önemli bir yere sahip otoriter devlet anlayışının iki kaynağından biri, töreye sıkıca bağlılık, ikincisi ise devlet kuruluşlarının işleyişine damgasını vuran bu nizamcılıkta ısrar edilmesidir. Aynı nizam Türk Dili’ne de yansımıştır ki, Türkçe’nin başka dillerden farkından biri de kurallı cümlelerin kullanımıdır. Zor ve çetin bozkır hayatının şartlarını belgelercesine kısa ama mâna yüklü ve sert cümleler Türk Dili’nin temel özelliklerindendir.
İnsanların içinde bulunduğu coğrafi ve fiziki şartların hayat tarzı üzerinde çeşitli etkiler yaptığı birçok ilim adamı tarafından da vurgulanan bir gerçektir. İklim de çeşitli bakımlardan insanların hayat tarzına, düşünce tarzına, inanç ve dünya görüşüne, örf ve geleneklerine, kısacası tüm kültürüne yön verici etkiye sahip bir unsurdur. İbn-i Haldun, iklimin tabiat, ahlak ve zevkler üzerinde yaptığı etkilerden uzun uzadıya sözederek bu konuda birçok örnek sunar. Türkler çok geniş alanlarda, at sırtında, devamlı bir hareketlilik içinde yaşamışlardır. Türk insanına çok geniş ufuklar kazandıran bu hayat tarzı devlet anlayışının şekillenmesinde de çok büyük rol oynamıştır. Türk insanının karakterini de şekillendiren bozkır hayatı ile yerleşik hayat arasında temel bazı farklar vardır. Yerleşik kültür insanı (özellikle ilk devirlerde) sadece aile fertlerinin ihtiyaçlarını karşılayacak kadar sınırlı topraklarla meşgul olmuşlar, ellerindeki bu küçük arazi parçasıyla yetinmeyi öğrenerek bir çeşit tevekküle bürünmüşlerdir. Ekonomik faaliyet açısından daha çok oturmaya mahkum olmuş, atıl kalmış ve sınırlı aile menfaatlerinden başka bir savunma problemleri olmamıştır. Buna karşın bozkır insanı aile fertlerinden başka yüz binlerce hayvanı ve otlaklarını düşünmek zorunda olduğu için, başlangıçtan itibaren yaygınlık özelliği sergilemiştir. Daima hareketli bir hayatın takipçisi olmuştur. Bozkır insanı kalabalık sürülerini kışın ayrı, yazın ayrı otlaklara kayıp vermeden, türlü şekillerde sevk etmek, onlara bol su sağlamak, su kaynaklarını ve otlakları muhafaza etmek, yazlık ve kışlıklarda sürüleri barındırmak, sürüleri birbirinden ayırt edebilmek, onları hastalıklara karşı korumak ve tedavi etmek zorunda kalmışlardır. Otlakları ve su kaynaklarını kullanma konusunda problem çıktığı zaman tarafsızlığı herkes tarafından kabul edilmiş ve sistematize edilmiş bir hakem kurumu tarafından çözümüne başvurmak zorunda kalmıştır. Rekabet söz konusu olduğun da oradaki kabilelerin toplanarak birbirlerini himaye etmesi ve daima mücadeleye hazır tutulması zorunluluğu ile karşı karşıya olmuştur. Böylece “sevk ve idarenin” öğrenilmesi yoluyla bozkır insanı hem bambaşka bir dünya görüşü kazanmış hem de günlük hayatta yoğun olarak yaşadığı emretme ve hakim olma özelliğini muhafaza edebilmiştir. Türklerin hayat tarzını da özetleyen, bozkır hayatının bahsedilen bu etkileri toplumsal, ekonomik ve hukuki açılardan “medeniyetin” doğmasında da esas kabul edilen “sosyal organizasyonun” temelidir
Aile yapısının toplum düzeni ile yakın ilişkisi vardır. Aile içi ilişkilerin şekli çoğu kez devletin oluşumuna ve işleyişine yansımaktadır. Örneğin, hayatın zorluklarına karşı mücadele gücünden yoksun çocukları korumak, ailenin en önemli görevi ve amacıdır. Bu görev zamanla Türk devletinin de özelliği olmuş ve devlet hemen her dönemde “baba” olarak anılmıştır. Gök kubbe ile çadır özleştirilmiş, gök kubbe devletin, çadır da ailenin örtüsü olarak kabul edilmiştir.
Toplumda huzur içinde yaşayabilmek için insanların karşılıklı saygı için de olmaları gerekmektedir. Bu saygı ortamının sağlanabilmesi için de toplumda herkesin kabul edip uyduğu bir “hukuk” oluşumunun gereklliği söz konusudur. Devamlı olarak göç etmek zorunda oldukları için sıkı disiplin, düzenli bir sisteme sahip olmak ve ne zaman karşılaşılacağı bilinmeyen düşmana karşı daima hazırlıklı olmak durumunda kalmışlardır. İşte bu düşünce sistemi “devlet ve yönetim” fikirlerinin temelini oluşturmuştur. Bozkırda bu şartlar altında şekillenen yönetim tarzı zamanla siyasi birliğe dönüşmüş ve devlet kurmaya kadar ilerlemiştir.
Türkler hayatlarının çok önemli bir unsuru olan ata kutluluk derecesinde bir değer verilmiştir. Bozkır kültürü Türkleri diğer milletlerden çok farklı bir dünya görüşü ve yaşayış tarzına götürmüştür. Büyük maharet isteyen at terbiyesi ile,
otlaklar etrafında ve su başlarında meydana gelen mücadeleler yüzünden metanet ve savaşçılık kabiliyeti kazanan bozkır insanı, aynı zamanda huzur içinde bir arada yaşayabilmek için insanların karşılıklı saygı hissi ile donanması gerektiğini öğrenmiş ve insan kitlelerini sürekli olarak barış halinde tutabilmek için toplulukta herkes tarafından riayet edilen bir hukuk düşüncesine ulaşmıştır. Bu ise, “devlet” fikrinin doğuşudur. İşte savaşçılığına ve hukuk fikrine ek olarak yine at sayesinde sağladığı sürat kavramı ve maddi araç olarak sahip olduğu demir vasıtası ile Türkler kendilerine bağladıkları insanları idare etmek üzere yeryüzünde ilk siyasi kadroları oluşturmuş millet olmuştur.
Bozkır Türk topluluğunun siyasi teşkilâtlanmasının gelişiminde şöyle bir sıra gözlenmektedir: İlk siyasi birlik sayılan boyun bünyesi sağlamlaşıp, askeri gücünü artırıp, arazi ve mülkü çoğaldıkça, boyun sosyal ve ekonomik statüsünün korunması amacıyla boy beyinin ailesi sülale vasfını kazanmakta ve yönetimde istikrara kavuşulmaktadır. Seçime, çok lüzumlu hallerde başvurulmaktadır. Boyların birleşmesinden oluşan budunlarda beylik hakları ve yetkileri budun lehine kısıtlandığı görülür. Ama İl’in (devletin) tam olarak oluştuğu söylenemez. İl’in siyasi yapılanması ise biraz daha farklıdır. Devlette toplumsal velayet oluşuyor, yani beylerin ve hanların bazı yetkileri hakana geçiyor, böylece devletin ülke çapında asker toplama, orduyu sevk ve idare etme, kumandan tayin etme hakları hükümdara geçmektedir. Yargı yetkisi gerektiğinde törede tüm memleketi kapsayacak şekilde değişiklik ve yenilikler yapma, ilin idari, mali ve kültürel işlerini düzenleme hakkı hükümdar aracılığı ile meclislere devredilmektedir .
Eski Türklerde devletin başında hakan ya da kağan bulunurdu. Hakan devleti yönetme yetkisini tanrıdan almıştır. Tanrı kendisine bu yetkiyi en iyi şekilde kullanması, halkı en iyi şekilde yönetmesi şartıyla vermiştir. Eğer hakan bu görevi layıkıyla yerine getiremezse, bu yetkinin hakanın elinden alınacağına inanılırdı. Ayrıca Türkler yer değiştirme zorunluluğunun bir gereği olarak düşünce ve görüş ufuklarını genişletmişlerdir. Bu yetenek dünya yüzünde çok geniş alanlara yayılmalarını etkilemiştir. Dünyanın değişik yerlerine dağılan Türkler çoğu kez azınlıkta olmalarına rağmen hükmedenler olabilmişlerdir. Hükmetme meziyeti, tutsaklıktan nefret eden Türk insanının özgürlüğe olan tutkusunun doğal bir sonucu olarak kabul edilebilir. Hükmetme yetkisini tanrıdan alan Türkler, kendilerini tüm dünyanın hakimi olarak görmüşler ve bu yolda çaba harcamışlardır. Türklerin kurmuş olduğu ilk ve en büyük devletlerden biri olan Göktürkler’den beri tüm hakanlar cihana hakim olmaya çalışmışlardır. Bu fikir destan ve efsanelerde yer almış olup, kitabelere de yansımıştır. Hatta bunu ilk başaranlardan biri Oğuz Han’dır. Oğuz Han altı oğlu ile birlikte dünyayı fethedip cihangir olunca, büyük bir kurultay düzenlemiş ve çok çalıştığını, dünyayı fethettiğini böylece tanrıya karşı borcunu ödediğini belirtmiştir. Çevreye ve dünyaya hakim olma ülküsünün çok eskilerden geldiği Alp Er Tunga Destanında da görülmüştür. Alp Er Tunga’ya “Acun Beyi” denmiştir. Bu tabir yeryüzündeki milletlere hükmeden demektir. Bu konudaki bir dörtlüğün iki mısrası şöyledir. “Alp Er Tunga öldü mü? Acun ıssız kaldı mı?”
Türkler Müslüman olduktan sonra da eski âdet ve geleneklerinin birçoğunu devam ettirmişler, aynı zamanda yeni bir hayat düzenine ulaşmış bulunuyorlardı. Bu yeniliğin başlıca iki kaynağı vardı: Birincisi; yeni bir inanç sistemini benimsemeleridir. Bu sistem insanın sadece tanrı ile değil aynı zamanda diğer insanlarla olan münasebetlerini de düzenliyordu. İkincisi ise; Türkler Müslüman olarak yeni bir medeniyet sisteminin içine girmişler, böylece diğer milletlerle kültür alış verişi yapmaya başlamışlardı.
Türk tarihinin önemli dönemlerinden biri olan Selçuklular döneminde de devlet anlayışı konusunda fazla bir değişiklik olmamıştır. 11. yy.’da şekillenen
Selçuklu yönetimi, İslâm geleneklerini ve Türk örfünü bağdaştırarak ortaya koyduğu iktidar pratiği ile kendisinden sonra gelecek yönetimleri etkileyecek bir yönetim şekli oluşturmuşlardır. Selçuklu Devleti yapı ve örgütlenme bakımından Sasanı ve Abbasi yönetimleri gibi merkeziliği ağır basan bir yönetim sistemi değildir. Ülke hükümdar ailesi ve üst seviyedeki yöneticiler arasında bölüştürülmüş olduğundan daha çok federal nitelikte bir yapıya sahiptir.
Bozkır Türk devletinin unsurları hakkında Kafesoğlu dört, unsurdan söz etmektedir: İstiklal, ülke, halk, hükümranlık. Taneri ise devletin unsurlarını; Millet, Ülke, Egemenlik ve Politik örgütlenme olarak sıralamaktadır.
Türk tarihi içinde çok önemli bir yere sahip olan Osmanlı devlet yönetimi, iki farklı medeniyet ve kültür dünyasının etkisi altında şekillenmiştir. Eski Türk gelenek ve kurumları, diğeri de İslâm medeniyetinin kurum ve gelenekleridir. Osmanlılara devlet kurum ve gelenekleri, Anadolu‘da kendilerinden önce örgütlenen Selçuklu yönetimi yoluyla gelmiştir.
Osmanlı devleti kendisinden önceki Türk devletlerinin siyasi, idari, askeri, sosyal sahadaki kültür mirasını devralmıştır. Bilhassa Anadolu Selçukluları ve İlhanlı devletine ait teşkilât ve kanunlar Osmanlılar için başlıca örnek olmuştur. Osmanlılar önceki Türk devletlerinin teşkilât ve ilkelerini süzgeçten geçirerek kullanmışlardır. Devlet teşkilâtı ülkenin büyümesine paralel olarak genişlemiştir. Akgündüz, Osmanlı devletinin Hâkimiyet, ülke ve halk unsurlarından meydana geldiğinden söz eder. Hâkimiyet (eskiden inanıldığı gibi) Allah’a aittir. Allah onu dilediğine verir ya da geri alır. Çoğunluğun iradesi de Allah’ın iradesini temsil etmektedir. Osmanlı devletinin en büyük temellerinden biri olan İslâm Dini evrensel bir din olduğu için belli bir ülke üzerinde değil, tüm dünya üzerinde hâkimiyet kurmak hedeflenmiştir. Özellikle hukuk kurallarının uygulanması açısından dünya ülkelerinin tümü Müslüman olanlar ve olmayanlar olarak iki kategori halinde ele alınmıştır. Osmanlı devlet anlayışında halk Müslümanlar, zimmiler ve müste’menler olarak üçe ayrılmaktadır.
Türklerde devletin unsurları hakkında belirtilen görüşler birbirine yakındır. Bu konuda genel olarak vatan kavramı, millet anlayışı, bağımsızlık egemenlik ve otorite, birlik btünlük ve dayanışma konularını ele almak gerekir.

kadıköy escort kartal escort ümraniye escort escort ankara ankara rus escort ataköy escort beylikdüzü escort bayan izmit escort avcılar escort bayan ankara escort bayan

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir